Jan 27 2010
Archive for January, 2010
Jan 27 2010
Askeri Emniyet ve Kaza Önleme Talimatnamesi
Shared by *Equilibrium1. Dolu tüfekle koğuşa çıkmayacağım
İşte size kozmik odadan çıkan çok önemli belge.
2. Doldur boşalt yerinde rütbeli nezaretinde tüfeğimi boşaltacağım.
3. Tüfeğimi boşalttıktan sonra serçe parmağımla namlu fişek yatağını kontrol edeceğim.
4. Emir verilmeden tam dolduruş yapmayacağım.
5. Çıplak kablo ucu ve kopmuş tele rastladığımda kesinlikle dokunmayacağım, en yakın amirime bildireceğim.
6. Prizlere tel, çivi, kasatura ucu, harbi gibi cisimler sokmayacağım.
7. Islak elle priz ve elektrik düğmelerine dokunmayacağım.
8. Kesinlikle tüp gaz düğmeleri ve tüp dedantörü ve bağlı hortumları ile oynamayacağım.
9. Sobayı benzin mazot gibi maddelerle yakmayacağım.
10. Yanmış, patlamış ampulleri amirime bildireceğim, kesinlikle kendim takmayacağım.
11. Yanık sigarayı görev odasına veya pencereden dışarı atmayacağım.
12. Terli terli su içmeyeceğim.
13. Reçetesiz ilaç kullanmayacağım.
14. Yüzme bilsem dahi, deniz gölet ve her türlü akarsuya rütbeli personel başımda olmadan girmeyeceğim.
15. Araçların yakınında ve altında yatmayacağım.
16. Ambulans gibi kapalı araçların içinde uzun süre oturmayacağım ve uyumayacağım.
17. Mutfakta kullandığım, bıçak, satır, çatal, kaşık gibi aletleri işim bittikten sonra yerine bırakacağım.
18. Hamamda kayabileceğimi düşünerek itinalı yürüyeceğim.
19. Elektrik direklerine tırmanmayacağım.
20. Hamamda sabuna basıp düşmeyeceğim.
21. Hamamda yere düşen sabunu alıp yerine koyacağım.
Jan 27 2010
Sivil vesayetin önlenemez çekiciliği – Cüneyt ÜLSEVER – Hürriyet
DÜN belirttim. AKP’nin 22 Temmuz (2007) sonrası hızla “sivil vesayet”e kaydığını, liderinin “otokrat” eğilimlerinin daha fazla açığa çıkmaya başladığını düşünenlerdenim.
Bu saptamamın gerekçeleri şunlardır:
1) Paylaşım Savaşı’nı henüz tamamlamamış ülkemizde, demokrasi henüz genlerimize yerleşmediği için, mutlak çoğunluğu ele geçiren her unsur devlet aygıtının da tüm organlarını ele geçirerek ülkeyi vesayeti altına alma gayretine düşer. Tek başına iktidarı ele geçirdikleri dönemlerde Menderes, Demirel, Özal da bu zaafı göstermişlerdir.
2) Ayrıca Erdoğan aldığı formal veya çevre eğitimi gereği bilginin üretiminde “tek doğru” ve “tek bilen”i esas alan geleneğin mümtaz temsilcisidir. Okul, ev, mahallede alınan bu eğitime göre “otorite” çevresine “doğru” olanı beyan eder, cemaat bu beyanı sorgusuz-sualsiz kabul eder. Otoriteyi sorgulamak günah, hadi abartmayalım terbiyesizliktir.
3) AKP iktidar mücadelesi verirken aynı zamanda, Marksist bir tabire sığınırsak, sınıf mücadelesi vermektedir. Mücadele ideolojiktir, dolayısı ile hukuk siyasi mücadelenin ardından gelir.
* * *
Gerçek ayrıntıda gizlidir. Birkaç saptama:
1) Başbakan Memur-Sen’in “Uluslararası Demokrasi Kongresi”nde demokrasi adına esti, gürledi. İktidara oldukça yakın durduğu bilinen Memur-Sen’in üye sayısı 2002’de 42.000 iken, 2008’de 315.000’e yükselmiş! KESK’inki 39.000 azalmış! (Kaynak: Binnaz Toprak: “Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler”-2008) Belli ki, AKP döneminde memurlar “durumdan vazife çıkararak” Memur-Sen’e üye olma yarışına girmişler. 2002-08 aras ı 278.000 memur böyle düşünmüş! 39.000 memur da Hükümet’e muhalefet eden KESK’ten kaçmış!
2) Başbakan her fırsatta garip-gurebadan bahseder ama eylemci Tekel işçilerine etmediği eziyet kalmadı. Zaten, sevmediği seçmene de “Al ananı git” demekten hiç rahatsız olmamıştı. Hükümet’e egemen zihniyeti en iyi Maliye Bakanı’nın şu sözleri ele veriyor:
“(Tekel eylemi ile ilgili olarak) Hükümetimizin varsa bir hatası, işçilerimize karşı merhamet beslemesidir.”
“Merhamet!” Ne kadar aşağılayıcı bir kelime!
İngiltere’de eğitim almış ama Başbakanı’nın emrinden milim şaşmayan Şimşek, Hükümet’i üstün güç, işçileri ise tebaa olarak görüyor. Şimşek’in algılamasına göre devlet işçilere emekleri karşılığı maaş değil, ulufe dağıtan bir aygıt! İşçilerin hak aramak ne hadlerine?
* * *
3) Başbakan, Aydın Doğan’ı hedef almaya başladığı dönemde aynen “Senin maaşlı köşe yazarların, silahşorların var... Benim yok”, demişti (08.09.08). Onun bakış açısına göre bakanları, müsteşarları, genel müdürleri özgün fikre sahip olamazlar! Aydın Doğan da aynen bu mantığa sahip olmalı ve bize ne yazacağımızı her sabah tebliğ etmeli.
4) Zaten aynı Başbakan sık sık “Benim bakanım”, “Benim genel müdürüm”, “Benim müsteşarım” diyerek adamlarını lütfederek yüksek makamlara getirdiğini açıkça beyan ediyor. İşin üzücü yönü bu kişiler bu sözlerden alınmıyorlar.
5) Erklerin ayrılığını sık sık diline dolayan Yürütme’nin Başı (Recep Tayyip Erdoğan), Yasama’nın Başkanı’nı (Mehmet Ali Şahin) TV önünde azarlamaktan da zerre kadar rahatsız olmuyor. Meclis Başkanı’na TBMM önünde diskur çeken Başbakan “Siz mi susturacaksınız, ben mi susturayım?” (14.12.09) derken esasında “Bu makama seni ben getirdim, gereğini yap, yapamıyorsan ben yaparım” diyor. TBMM’nin itibarı ile oynadığının, hatta kendisini aynı zamanda hem Yürütme, hem de Yasama’nın başı olarak gördüğünün farkında değil!
* * *
Başbakan bu dönemde bu tartışmayı neden körüklüyor? Yarın!
Jan 27 2010
Sivil vesayetin önlenemez çekiciliği – Cüneyt ÜLSEVER – Hürriyet
DÜN belirttim. AKP’nin 22 Temmuz (2007) sonrası hızla “sivil vesayet”e kaydığını, liderinin “otokrat” eğilimlerinin daha fazla açığa çıkmaya başladığını düşünenlerdenim.
Bu saptamamın gerekçeleri şunlardır:
1) Paylaşım Savaşı’nı henüz tamamlamamış ülkemizde, demokrasi henüz genlerimize yerleşmediği için, mutlak çoğunluğu ele geçiren her unsur devlet aygıtının da tüm organlarını ele geçirerek ülkeyi vesayeti altına alma gayretine düşer. Tek başına iktidarı ele geçirdikleri dönemlerde Menderes, Demirel, Özal da bu zaafı göstermişlerdir.
2) Ayrıca Erdoğan aldığı formal veya çevre eğitimi gereği bilginin üretiminde “tek doğru” ve “tek bilen”i esas alan geleneğin mümtaz temsilcisidir. Okul, ev, mahallede alınan bu eğitime göre “otorite” çevresine “doğru” olanı beyan eder, cemaat bu beyanı sorgusuz-sualsiz kabul eder. Otoriteyi sorgulamak günah, hadi abartmayalım terbiyesizliktir.
3) AKP iktidar mücadelesi verirken aynı zamanda, Marksist bir tabire sığınırsak, sınıf mücadelesi vermektedir. Mücadele ideolojiktir, dolayısı ile hukuk siyasi mücadelenin ardından gelir.
* * *
Gerçek ayrıntıda gizlidir. Birkaç saptama:
1) Başbakan Memur-Sen’in “Uluslararası Demokrasi Kongresi”nde demokrasi adına esti, gürledi. İktidara oldukça yakın durduğu bilinen Memur-Sen’in üye sayısı 2002’de 42.000 iken, 2008’de 315.000’e yükselmiş! KESK’inki 39.000 azalmış! (Kaynak: Binnaz Toprak: “Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler”-2008) Belli ki, AKP döneminde memurlar “durumdan vazife çıkararak” Memur-Sen’e üye olma yarışına girmişler. 2002-08 aras ı 278.000 memur böyle düşünmüş! 39.000 memur da Hükümet’e muhalefet eden KESK’ten kaçmış!
2) Başbakan her fırsatta garip-gurebadan bahseder ama eylemci Tekel işçilerine etmediği eziyet kalmadı. Zaten, sevmediği seçmene de “Al ananı git” demekten hiç rahatsız olmamıştı. Hükümet’e egemen zihniyeti en iyi Maliye Bakanı’nın şu sözleri ele veriyor:
“(Tekel eylemi ile ilgili olarak) Hükümetimizin varsa bir hatası, işçilerimize karşı merhamet beslemesidir.”
“Merhamet!” Ne kadar aşağılayıcı bir kelime!
İngiltere’de eğitim almış ama Başbakanı’nın emrinden milim şaşmayan Şimşek, Hükümet’i üstün güç, işçileri ise tebaa olarak görüyor. Şimşek’in algılamasına göre devlet işçilere emekleri karşılığı maaş değil, ulufe dağıtan bir aygıt! İşçilerin hak aramak ne hadlerine?
* * *
3) Başbakan, Aydın Doğan’ı hedef almaya başladığı dönemde aynen “Senin maaşlı köşe yazarların, silahşorların var... Benim yok”, demişti (08.09.08). Onun bakış açısına göre bakanları, müsteşarları, genel müdürleri özgün fikre sahip olamazlar! Aydın Doğan da aynen bu mantığa sahip olmalı ve bize ne yazacağımızı her sabah tebliğ etmeli.
4) Zaten aynı Başbakan sık sık “Benim bakanım”, “Benim genel müdürüm”, “Benim müsteşarım” diyerek adamlarını lütfederek yüksek makamlara getirdiğini açıkça beyan ediyor. İşin üzücü yönü bu kişiler bu sözlerden alınmıyorlar.
5) Erklerin ayrılığını sık sık diline dolayan Yürütme’nin Başı (Recep Tayyip Erdoğan), Yasama’nın Başkanı’nı (Mehmet Ali Şahin) TV önünde azarlamaktan da zerre kadar rahatsız olmuyor. Meclis Başkanı’na TBMM önünde diskur çeken Başbakan “Siz mi susturacaksınız, ben mi susturayım?” (14.12.09) derken esasında “Bu makama seni ben getirdim, gereğini yap, yapamıyorsan ben yaparım” diyor. TBMM’nin itibarı ile oynadığının, hatta kendisini aynı zamanda hem Yürütme, hem de Yasama’nın başı olarak gördüğünün farkında değil!
* * *
Başbakan bu dönemde bu tartışmayı neden körüklüyor? Yarın!
Jan 27 2010
Oynanan oyunlar ve gerçek bir olay – Tufan TÜRENÇ – Hürriyet
BUGÜN size Türkiye’deki bazı misyonerlerin veya piyonların oyunlarını bozacak bir olay anlatmak istiyorum.
Milliyet Gazetesi’nde çalıştığım yıllarda tanık olduğum bir olay...
12 Eylül 1980 darbesi olmuştu.
Darbeyi yapan cuntanın başı Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’di.
Parlamento feshedilmiş, Ecevit ile Demirel Gelibolu Hamzakoy’de, Erbakan ile Türkeş de İzmir Uzunada’da gözetim altına alınmıştı.
Türkiye’nin tamamında sıkıyönetim ilan edilmişti.
Asker ve polis hemen seri operasyonlara başlamış, çok sayıda insan gözaltına alınmıştı.
Gazeteler için de askeri dönemlerin bildiğimiz kuralları işletiliyor, haberler yasaklanıyordu.
Gazeteci olarak sıkıcı ve karanlık baskı günleri yaşıyorduk.
Herkes, özellikle de aydınlar endişe içindeydi. Ortalıkta yoğun söylentiler dolaşıyordu.
Bunlardan biri bizi çok fazla ilgilendiriyordu.
Cuntanın başı Kenan Evren Milliyet yazarı Mümtaz Soysal’a Fatsa’da sosyalist bir yönetim kuran belediye başkanı Terzi Fikri olayına destek verdiği gerekçesiyle çok kızıyordu.
Hatta duyumlarımıza göre Mümtaz Soysal’ın tutuklanıp cezaevine konması için emir vermişti.
Mümtaz Soysal polisler tarafından alınıp götürülmeyi bekliyordu.
* * *
O dönemde Milliyet Ankara Bürosu’nun başında Orhan Tokatlı vardı.
Tokatlı, Mümtaz Soysal’ı, derdest edilip götürülürken çocukları kendisini görmesin diye evinde kalmaya ikna etmişti.
Hepimiz Mümtaz Hoca’nın tutuklanmasını engellemek için çırpınıp duruyorduk ama elimizden bir şey gelmiyordu.
O sırada Mehmet Barlas da Milliyet’te başyazardı ve Kenan Evren’le arası iyiydi.
Orhan Tokatlı, Mehmet Barlas’ı aradı ve Evren’le konuşmasını rica etti.
Barlas hemen kabul etti ve bir gezide Evren’le konuştu.
Evren’e Mümtaz Soysal’ın çok değerli bir bilim adamı olduğunu, kendisinin tutuklanmasının yurtdışında da olumsuz etkiler yaratacağını söyledi ve mümkünse tutuklanmamasını rica etti.
Evren “Peki, gereğini yapacağım” deyip Mümtaz Soysal’a dokunulmaması için talimat verdi.
Mümtaz Soysal cezaevine girmekten Mehmet Barlas’ın sayesinde kurtulmuş oldu.
* * *
Darbe iddialarının gündemi kapladığı, akıl almaz iddiaların ortaya atıldığı, gazetecilerle ilgili yanlışlarla dolu abuk sabuk listelerin yayınlandığı bugünlerde yaşadığımız bu olay aklıma geldi.
12 Mart 1971 muhtırasından sonraki askeri dönemde cezaevine konulan ve yargılanan, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da cezaevine girmekten Mehmet Barlas sayesinde kurtulan Mümtaz Soysal şimdi darbe yanlısı olmakla suçlanıyor.
Aralarında benim de olduğum darbecilerin faydalanmayı umduğu 137 kişilik gazeteciler listesinde onun da adı var.
Taraf Gazetesi, abuk sabuk bu listeyi bazı gazetecileri sıkıntıya sokacağını sanarak yayınladı.
Yanılıyor.
Ne kadar yanıldıklarını da yukarda anlattığım olay yeterince açıklıyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yapılan saldırıların bu ülkeye kazandıracağı bir şey olmayacağını kuşkusuz onlar da biliyorlar.
Biliyorlar ama onlar yüksek yerlerden gelen emirleri yerine getirmek zorundalar.
Jan 27 2010
TSK’nın kıymetini bilin – Yalçın BAYER – Hürriyet
Shared by *EquilibriumTSK’nın kıymetini bilin
Yalçın Bayer
BİNLERCE yıldır bu toprakların semalarında ay-yıldızlı bayrak dalgalanır. Onun gölgesinde aileler kurulur, yaşamlar sürdürülür, insanlar Allah’a olan ibadetlerini yerine getirirler...
O ay-yıldızın hür, bağımsız ve korkusuz nazlı nazlı vatanın ve milletin üzerinde dalgalanmasını ise, yine o milletin bağrından çıkmış olan ordu sağlar.
O ordu, bu aziz topraklarda yaşayan insanların oruçlarını tutmalarını, namazlarını kılmalarını, dualarını ve tüm ibadetlerini boyunduruk altında kalmadan eda etmeleri için; Çanakkale’de 250 bin can verdi. Sarıkamış dağlarında 90 bin kişi olup dondular.
Kollarının birini Yemen’de, bacaklarının birini Hicaz’da bırakarak, Kurtuluş Savaşı’na katıldılar... Sakarya’da, Dumlupınar’da göğüs göğse savaştılar... Son parçalarını da o meydanlarda bıraktılar.
Allah’a şükür o gün bugündür, ne bayrak indi, ne de ezan sesi sustu bu toprakların semalarında...
Yıllardır da dağlardan, ovalardan; tuzaklardan, pusulardan öbek öbek cenazeleri inmekte baba ocaklarına...
Kıbrıs’ta banyoda katledilen Türk bebeklerin, kadınların, kızların, er kişilerin de imdadına onlar koşmuştu...
Selde, depremde, kışta, kıyamette, ayazda, tipide ülkenin dört bir köşesinde yurdu bekleyen yine onlar...
Alçak terör yüzünden kopmuş kolları, bacakları; körelen gözleriyle hiçbir şey olmamışçasına aramıza katılıp tebessüm etmeye çalışanlar da onlar...
Şimdi bunlar kalkacak babalarının, amcalarının, dayılarının, komşularının, hacı emmilerinin gittiği camileri bombalayacaklar ha?
Yapsa yapsa Bosna Hersek’teki Sırp askerlerinin Müslümanlara yaptıklarını yapacaklar ha?
Paramparça olmuş Afganistan bir ordu kurabilmek için önüne gelene muhtaç olmuş, kuramıyor...
Irak’ın ordusu yok, boşluğu Amerikan erleri dolduruyor. Filistin’de de ordu yok... Donanımlı, güçlü İsrail ordusuna karşı, sapanla taşla karşı durmaya çalışan çoluk-çocuk var yıkık binaların köşe başlarında.
Azerbaycan, Ermenistan karşısında onca büyük ekonomik gücüne rağmen henüz gücünü gösterebilecek, caydırıcı olabilecek bir ordu kuramadı... Tüm devletler 21 yüzyıla askerini, ordusunu güpgüçlü yaparak giriyor... Demek ki devletler güvenlikleri açısından pek bir rahat değiller bu vahşi ortamda... İşte bu ahval ve şerait altında, Türk milletini en kutsal varlığı ile yani ordusuyla karşı karşıya getirmenin hain planları uygulamaya sokulmak isteniyor. Dikkat! Düşman Türk Ordusu topraklarımıza giriyor!
Hadi rastgele! C.Y.
Selamet-felaket
GENELKURMAY Başkanı’nın önceki günkü açıklaması malumunuz. Dedi ki, “Sabrımızın da bir sonu var.”
Peki, sizce nedir o sabrın sonu? Selamet mi, felaket mi?
Yani, TSK’nın sabrı taşarsa n’olur? Tarihe mi bakalım, yoksa hukuka mı?
Göksel AKINCI
Hilmi Özkök hep seyretmiş
KEVGİRE dönen karargâhtan yine bir darbe planı sızdırılmış... Ne Genelkurmay Başkanı’ymış... Sarıkız, Eldiven, Balyoz vs...
Hepsi, eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök zamanında tasarlanmış, bir kısmı eski Deniz Kuvvetleri’nin bilgisayarından çıktı, ‘Balyoz’ isimli olanı da askeri deyim ile plan, prensip çalışmalarının konusu yapılmış. İstihbarat dünyasını en iyi bilenlerden biri olan Mahir Kaynak, bir gazeteye servis edilen son planda (Balyoz), eklemeler ve değişikliklerin sırıttığını yazdı.
Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı’nda, bu sözde darbe planlarının hazırlıklarının yapıldığı zamanda, 4.7.2003 tarihinde, Süleymaniye’de, en seçkin askerlerimizin başına, ABD’nin 1000 dolar aylıklı çapulcu (askerlik tarihinin değerlendirilmesi ile, tecavüzcü ve katil olarak tarihe geçecekler) askerleri tarafından çuval geçirildi; yaklaşık 48 saatten fazla, seçkin askerlerimiz, bu eşkıyaların insafına terk edildi. Hükümet ve Özkök bu zilleti seyretti.
Şimdilerde, liberal toramanlar, bu Genelkurmay Başkanı’nı, ‘demokrat’ olarak yutturmaya çalışıyorlar, neymiş darbe yapılmasını engellemiş... A be susaklar, kendi askerini başlarında çuvalla, ABD’li askerlerin kucağında bırakan bir komutan, hangi gücü ile hangi darbeyi engellemiş olabilir.
Yağmasa da gürler...
ARINÇ, gazetecilerin Danıştay’ın katsayı kararı ile ilgili sorusu üzerine, “Bayramdan sonra ne Danıştay kalacak, ne Bülent Arınç” dedi. Arınç, bir gazetecinin “Sert olacak o zaman” sözleri üzerine ise “Sert, yumuşak Bülent Arınç bir şey söyleyecek” karşılığını verdi.
Bayram geçti, ses yok.
Tekel işçileri için, devreye girecek gibi oluyor ama Erdoğan’ın tütün işçilerini sert eleştirmesiyle, maç bitecek hâlâ devrede değil. Herhalde gündemde kalmak için magazin siyasetçiliği yapıyor. Zafer YÖNTEM
Düşman hücum ettiğinde...
EKRANLARDA üzgün bir Genelkurmay Başkanı görmenin duygusallığı içinde doğrusu ona bu hak etmediği sorumlulukları yüklemenin asla faydası olmayacağını düşündüm. Doğuda hizmet gördüğüm yılları anımsadım ve İstanbul’a yağan 5 santimlik karı... Doğuda karakollarda ve nöbet başında - 40’larda görev yapan Mehmetçik’i düşünerek kararı siz verin. Bir gün termometreyi gazinonun duvarına yapıştırdım, - 38 dereceydi. Komutanıma ‘Bu gece eğitime çıkmayalım, çok tipi ve kar var’ dedim. Yasalar - 15 dereceden sonra eğitimlerin kışlada yapılmasını emretmişti. Rahmetli komutanım bana aynen şu cevabı verdi: “Bölüğü hazırla, düşman hücum ettiğinde derece eksi 38, bu gece savaşmayalım mı diyeceğiz.” ‘Emredersiniz komutanım’ dedim. Tipi ve karda yürüyüş kolunda gecenin karanlığında - 38 derecede Dumlu’ya doğru yol almaya başladık.
İşte bu asker ve bu Mehmetçik bizim askerimizdir, saygı duyarız.
Onun için demokrasi güzeldir, geliniz bu demokrasiyi halkın oy sandığına giderken daha anlı şanlı kullanarak ifadeleştirelim. İşte parolası ‘Vatan’ ve işareti ‘Bayrak’ olan bir ülkenin fertleriyiz. Ne olur germeyelim bu güzel ülkeyi ve üzmeyelim o sevgili candan Genelkurmay Başkanımızı... O ordularımızın bugün Atatürk’ten sonra sırasıyla gelen komutanlarımızdan biridir. Birkaç ay sonra emekli olduğunda ona huzur ve mutluluk ifade eden güzellikler armağan etme mecburiyetindeyiz!
Nejat TAŞKIN
GÜNÜN SÖZÜ
“Ortada bir darbe siyaseti yok ama darbe ticareti var.”
(Deniz Baykal)
Jan 27 2010
Güngör Uras – Enflasyon Raporu Ayşe Hanım Teyzemi üzdü – Milliyet.com.tr
Shared by *EquilibriumMerkez Bankası Başkanı dün Enflasyon Raporu’nu açıkladı. Ayşe Hanım Teyzem açıklamaları TV’den izlemiş. “Başkan uzun uzun konuştu. Benim durumum ne olacak, ben anlayamadım” dedi. Ayşe Hanım Teyzeme anlatmaya çalıştım.
Enflasyon Raporu Ayşe Hanım Teyzemi Üzdü
Güngör Uras
- Merkez Bankası Başkanı’nın açıklamalarına göre, gıda fiyatları, petrol fiyatları ve de emtia adı verilen dünyada en fazla işlem gören malların fiyatları beklenenin üzerinde artacak. Hükümetin vergiye yaptığı zam da tüketici fiyatlarının yükselmesine yol açacak.
İşte bunun için Merkez Bankası 2010 yılındaki enflasyon tahminini yükseltiyor.
Enflasyon 2010 yılında yüzde 5.50 ile yüzde 8.00 bandı arasında bir yerlere oturacak.
- Başkan, Merkez Bankası’nın hedefinin fiyat istikrarı olduğunu tekrarlıyor. Fiyat istikrarı (enflasyonu aşağıda tutmak) için de sıkı para politikası uygulayacaklarını, bunun yeterli olmadığını, Maliye’nin de sıkı maliye politikası uygulaması gerektiğini söylüyor.
Üretimi artırmalıyız
Raporda iç ve dış talebin daraldığı belirtiliyor ama, sıkı para ve maliye politikasına rağmen talebin nasıl canlanabileceğine, talep canlanmadıkça da üretim ve istihdamın nasıl artırılabileceğine hiç mi hiç değinilmiyor.
- Merkez Bankası raporuna göre sanki, Türkiye’de kriz nedeniyle üretim, istihdam ve yatırımlar gerilememiş. Büyüme devam ediyor. Tek sorun enflasyon. Merkez Bankası, enflasyonu kontrol eder, ötesine karışmaz. Enflasyonu kontrol etmek için uygulanacak politikaların krizden çıkışı, talepteki canlanmayı, üretimi, istihdamı, büyümeyi engelleyip engellememesi Merkez Bankası’nı ilgilendirmez.
Ayşe Hanım’ın işi zor
Ayşe Hanım Teyzem dinledi, dinledi... Sonunda patladı. “Bu anlattıklarına göre 2010 yılında benim durumum daha da kötüye gideceğe benziyor” dedi. Ve başladı yakınmaya:
- Dolaylı vergi denilen KDV ve ÖTV oranlarındaki artışlar zaten satın alma gücümüzü azaltmıştı. Merkez Bankası raporuna göre, gıda fiyatları, petrol fiyatları da artacak. Merkez Bankası’nın iyimser tahminlerini kabul etsek bile sonunda resmi fiyat artışı yüzde 10’ları bulacak.
- Demek ki yıl içinde geliri en az yüzde 10 dolayında artmayanların, satın alma gücü daha da daralacak.
- Piyasa canlanmazsa, üretim artışı başlamazsa işten çıkarılan damat iş bulamayacak. İşvereni kızın ücretine zam yapamayacak. Devlet vergi toplamakta zorlanacağından KDV’yi daha çok artıracak.
Ayşe Hanım Teyzem uzun uzun yakındıktan sonra, “Ben yakınıyorum... Mutlu olan var mı?” diye sordu. “Olmaz olur mu?” diye cevapladım.
- Merkez Bankası Başkanı “finans piyasalarının oyuncuları” özellikle Türkiye’de paradan para kazananlar için müjdeli haberi verdi. Açık açık söylemedi ama “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” diyerek, döviz fiyatının aşağıda ve sabit tutulacağının, faizlerin yatırımcıları memnun edecek çizgide olacağının işaretini verdi.
Jan 27 2010
Melih Aşık – Bu kimin darbesi? – Milliyet.com.tr
- Melih Aşık Açık Pencere
Bu kimin darbesi?
27 Ocak Çarşamba 2010
- CHP TSK CNN medya faşizm üretim Eminönü Anayasa İstanbul darbe planı Çetin Doğan Aydın Doğan İzzettin Doğan alışveriş merkezi
- Sen de etiket ekle!
Darbe iddiaları “meçhul merkez” tarafından savcılıklara değil, Taraf gazetesine servis ediliyor, buradan yayına sokuluyor.
“Camiye bomba koyacaklardı..
Binlerce kişiyi hava uçuracaklardı
Ege’de uçağımızı düşüreceklerdi
200 bin kişiyi stadyumlara hapsedeceklerdi...”
Daha savcılığa bile intikal etmemiş bu iddialar, Taraf’ta “iddia” olarak değil...
Eli kulağında katliamlar ya da darbeler gibi kaleme alınıyor.
Ertesi günü yaklaşık 8 gazete, sayısız internet sitesi, radyo ve TV düğmeye basılmış gibi aynı haberin değişik versiyonlarını renklendirip kamuoyuna püskürtüyor.
Başbakan daha önce yalan çıkmış haberlere ve sahte çıkmış belgelere aldırmadan, ortada mahkeme kararıyla kesinleşmiş darbe varmışçasına TSK’ya yönelik ağır suçlamalarda bulunuyor...
Sonuçta ordu mensupları birer darbeci cani...
Yalakalık yapmayan gazeteciler de “yararlanılacak isimler” diye damgalanıyor.
Böylece muhafazakâr kesimler TSK ile birlikte Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimlere biraz daha düşman ediliyor...
Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, Kafes, Balyoz...
İki yıldır kamuoyu bu darbe iddialarıyla sarsılıyor...
Ancak bu darbelerin hiçbiri olmadı. Demokrasinin kılına dokunulmadı. Kimsenin burnu kanamadı...
Ama bu iktidar tarafından telefonlarımız dinleniyor. Tarafsız yargıçlara ceza üstüne ceza veriliyor. Medya ağır mali cezalarla yandaş sermayeye devrediliyor. Muhalifler hapse atılıyor. Toplum bir psikolojik savaşın esiri durumunda. TSK’ya karşı psikolojik yıpratma savaşı sürdürülüyor.
Esas darbeyi kim yapıyor, belli değil mi?
Taraf kaçındı!
Taraf gazetesinin ağır suçlamalarına maruz kalan E. Org. Çetin Doğan, önceki gün bu gazetenin mensuplarını ekranda yüzleşmeye davet etmişti. Ancak davet karşılık görmedi. Çetin Doğan dün yaptığı açıklamada “İddiaların sahipleri karşıma çıkmaktan kaçınmışlardır” dedi.
Taraf’ın üç mensubu Yasemin Çongar, Mehmet Baransu ve Yıldıray Oğur önceki gece CNN’e çıktılar. Al gülüm ver gülüm şeklinde geçen programda birtakım CD’ler ve metinler ortaya çıkardılar. Mehmet Baransu’nun şu sözleri dikkatimizi çekti:
“Bu belgeleri getiren kişide bunların orijinal DVD’leri vardı. DVD’lere ekleme yapmak mümkün değil. Çünkü bu eklemeler elektronik olarak saptanabilir. Süha Tanyeli’nin el yazısı ile yazılmış not defterini gördüm...”
“...Çetin Doğan bu ses kayıtlarının arasına ekleme yapıldığını söylemişti. Bu ses kayıtları CD halinde değil, tam 9 tane teyp kaseti. Bunlara ekleme yapılamaz.”
Belgeleri getiren kişidekilerin orijinal olduğunu Baransu bir bakışta nasıl anlamış? DVD’lere ekleme yapılmadığını kim söylemiş? O yazının Süha Tanyeli’nin el yazısı olduğunu anında nasıl keşfetmiş? Teyp kasetlerine ekleme yapılmadığını kimden duymuş? Bu tür tespitleri en cahil adamdan duyamazsınız...
Hepsi bir yana...Ellerinde bu kadar kesin ve zengin belgeler varken.. Neden bu arkadaşlar suçlamayı pek iyi bildikleri Çetin Doğan’ın karşısına çıkıp onu ekranda mat etmiyorlar? Neden iddialarını ekranda milyonların gözü önünde ispat etmiyorlar?
Haklı olan bu görevden kaçar mı?
Balyoz
Emekli Orgeneral Çetin Doğan'ı dün gece Teke Tek programında gazetecilerin karşısında izledik. Doğan, tane tane anlattı... İstanbul'da Birinci Ordu'da 2003 yılı başında, muhtemel dış tehdit sırasında iç karışıklıkları önlemek amaçlı bir plan semineri düzenlenmiş. Düzenlenen seminerde karışıklık anında uygulanması muhtemel senaryolar tartışılmış. Çetin Doğan'ın banttan yayınlanan konuşmaları bir senaryonun sözkonusu olduğu savını doğruluyordu. Doğan, bir komplo üretim merkezinin, bu semineri, darbe planı diye Taraf gazetesine servis ettiği görüşündeydi. Senaryoda cami bombalanması gibi olaylar var mıydı? Çetin Doğan olmadığına ilişkin şerefi üzerine yemin etti. Konu sağduyulu zihinlerde sanırız giderek netlik kazanıyor.
Erdoğan diyor ki: “Direksiyon bizde, birileri frenle, debriyajla oynuyor.”
Frenle oynayanlar muhtemelen sivil faşizm istikametine gittiğimizi düşünenlerdir...
*
Erdoğan, “Bazı köşe yazarları bize gaz vermeye çalışıyor” demiş.
Yağ yakanlar hızını alamadı şimdi de gaz vermeye başladılar demek...
Haldun Ertem
Satış
CHP’li Fatih İlçe Belediye üyelerinin dünkü, “İmdat, Fatih’te ne var ne yok satılıyor” feryadına karşı Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir bir açıklama yaptı... Belediye’nin kültürel tesis alanları, çay bahçeleri, spor alanları, semt konakları, parklar, sağlık ocakları gibi tesisleri zaten satamayacağını anımsattı. Eminönü Belediyesi ile birleşirken 136 trilyon borç devraldıklarını, bu borçları ödemek için Historia Alışveriş Merkezi’ni satmayı düşündüklerini bildirdi. Çakıl Gazinosu’nun arkasına bir kültür merkezi, sahildeki benzincinin yanına da nikâh salonu yapmayı düşünüyorlardı, alınan yetkiler bu işlemler içindi.
İktidar niye yeni anayasa istiyor?
Her darbeden sonra yeni bir anayasa âdettendir...
Gülhan Elmas
Cem TV
Üç gazeteci; Barış Yarkadaş, Dinç Çoban ve Barış Doster, Cem TV’de 6 haftadır ‘’Tarz-ı Siyaset’’ adlı bir program yapıyorlardı.
Cem TV Yönetim Kurulu Başkanı İzzettin Doğan programın yayından kaldırılmasını istemiş. Program yayından kaldırıldı. Söylentiye göre İzzettin Bey yakın çevresine:
“Ben Aydın Doğan değilim. AKP’nin bu kadar eleştirilmesi bizi sıkıntıya sokar” diye dert yanmış.
Jan 26 2010
Sahte organikçiler işbaşında – Organik Yaşam- ntvmsnbc.com
Sahte organikçiler işbaşında
Dünyaca ünlü markaların organik koleksiyonlarında genetiği değiştirilmiş pamuk kullanıldığı ortaya çıktı.
Financial Times'ın Almanya'da çıkan bölümünde Avrupalı markalar H&M, C&A ve Tchibo hakkında bir habere yer verildi.
Haberde bu markaların organik pamuktan yapıldığını söylediği ürünlerinde gerçekte genetiği değiştirilmiş pamuk kullandıkları yazıldı.
Bağımsız bir labarotuarın yöneticisi olan Lother Kruse, "Ürünlerin yüzde otuzunda genetiği değiştirilmiş pamuk bulduk" diyor.
EcoTextile News adlı yayın ise bu konuda şunları yazdı: "Bu ürünlerin üretildiği yerin Hindistan olduğu tespit edildi. Dünyanın organik pamuk ihtiyacının neredeyse yarısı Hindistan'dan karşılanıyor."
Bu arada Treehugger adlı internet sitesinde,2009 yılının Nisan ayında organik koleksiyonlarda genetiği değiştirimiş pamuğa rastlanmasının ardından bu ürünleri kontrol etmekle yükümlü olan ve onlara sertifika veren EcoCert ve Control Union'a da para cezası verildiği yazıldı.
EDİTÖRÜN NOTU:
Organik ürünlerle ilgili "Acaba gerçekten organik mi?" sorusuna karşılık en büyük destek "Bakın bu ürünler bağımsız denetim firmaları tarafından denetleniyor. İçiniz rahat olsun." cümleleriydi. Ne yazık ki bu tür haberler bu kez de denetim firmalarına olan güveni sorgulamamız gerektiği anlamına geliyor. Yıllar önce organik tarım yapan bir üretici ile röportaj yaparken "Denetim firmalarını da iyi seçmek gerek, bazı firmalar denetimlerini gerçekten çok sıkı ve iyi yapıyor, bazıları ise daha gevşek davranabiliyor. O yüzden organik bir ürün alırken, sadece organik sertifikası var mı, diye bakmak artık yeterli değil. Bir de o sertifika güvenilir bir denetim firması tarafından mı verilmiş ona da bakmak gerek" sözleri aklıma geldi. Organik ürün tüketmek isteyenlerin işi hiç kolay değil, üzerinde Tarım Bakanlığı'nın ve denetim firmalarının organik etiketleri var mı ona bakmak gerek. Ama artık bu da yeterli değil... Bir de, o ürüne "organiktir" sertifikasını veren denetçi firma güvenilir mi, sorusuna yanıt bulmak gerek...
Jan 26 2010
Habere farklı bir bakış – Genel Bakış- ntvmsnbc.com
Habere farklı bir bakış
Üniversiteli kız molada doğurup bebeğini çöp kutusuna attı... Medyada yer alan trajik bir haber, haberin medyada veriliş biçimi ve bir haber müdürünün bloğunda yer alan farklı bir bakış...
İSTANBUL - Haber önüme geldi. “Üniversiteli anne molada doğurdu ve bebeğini çöp kutusuna attı.” Haberin özü bu. Şimdi “Vicdansız anneden, üniversiteliye yakışmayan doğuma” kadar bir sürü yorum yapılarak bu haber verilecek. Haber önüme geldiğinden beri sadece o 22 yaşındaki kızın çaresizliğini ve yalnızlığını düşünüyorum. Bu nasıl yalnızlıktır. Bu nasıl bir ıstıraptır. Ölümü göze alacak kadar, canından canı ölüme gönderecek kadar çaresiz kalmak. Empati yapmayı deniyorum olmuyor. Kimbilir o doğuma kadar neler yaşamıştır. Hayatın ince çizgilerinde nasıl dolaşmıştır. Bu yaşta bu büyük hesaplaşma hiç adil değil. Bu sonuç da adil değil. Deniyor ki gayrimeşru ilişki bebeği. Meşrusu ne ki bunun? Her gün manşetleri süsleyen, ekranları kaplayan “yapay döllenmeyle hamile kaldı” “ babasız doğuracak” güzellemeleri yaptıklarınızınki mi meşru? O meşrulaştırılan hayat, bu kız çocuğuna niye bu kadar acımasız? Anne, baba, çevre, sevdiği adam hepsini molada bırakınca ne yapacaktı? Kimseye çaktırmadan o çocuğu doğurmak kolay mıdır? İçteki o acıyı düşünün. Dışarı atmak istediği çocuk değil acı. İçindeki yalnızlığı, çeresizliği dışarı çıkarmak istemek ama dışarı çıkması gereken canı içerde tutmaya çalışmak. Bu bedel hiç adil değil. Şimdi ne olacak? Okul hayatı nasıl devam edecek? O aile ne yapacak? O kız ne yapacak? O kız yitip gitmesin istiyorum. Biliyorum çok şey istiyorum...
HABER:
İstanbul'daki ailesinin yanından, Zonguldak'a giden Karaelmas Üniversitesi öğrencisi A.T. (22) yolda sancılandı. Otobüs Hendek'teki bir dinleme tesisinde mola verince, A.T. tuvalete girip doğum yaptı.
